Ali Öz Röportaj



Fotoğrafa ilgi duyma ve akabinde foto muhabiri olma sürecinizden bahsedebilir misiniz?
Lise çağında insan sınıf çelişkileri içerisinde büyüdüm, köyde domates ekmiştik domatesçi tüccar emeğimizin karşılığını ödemedi. Bu olay benim çok zoruma gitmişti ve ilk sınıf çelişkisini öyle yaşamıştım. Sonrasında lisede gazeteci olmaya ve toplumsal duyarlılık içerisinde kamusal yarar adına bir iş yapmaya karar vererek Ankara Basın Yayın bölümünü birinci tercih seçtim. Akabinde okula başladım ve burada sosyal politika alanında çalışmaya başladım. Köy-Koop ve çeşitli sendikalarda aktif olarak çalıştım. Köy-Koop sendikası o dönemin DİSK gibi kırsal kesimin örgütlendiği bir yerdi. Köy-Koop sendikasında Sinan Çetin ve Celal Ertem fotoğrafla ilgileniyorlardı. O dönemde de fotoğraf dersi alıyorduk onlar (Celal Erten ve Sinan Çetin) ayrılınca fotoğraf işi bana kaldı. Daha sonra fotoğrafın kendimi en iyi ifade edebildiğim araç olduğunu fark ettim.


O dönemde hazırladığımız afiş ve pankartlarda, Napalm bombasından kaçan küçük kız çocuğu veya Robert Capa’nın savaşta vurulan asker fotoğrafı gibi etkili fotoğraflar kullanırdık. Bu kareler beni fotoğrafın gücü konusunda çok etkilemişti. İnsanlar yazıyla veya sözle yalan söyleyebilirler ama fotoğraf insanlara somut bir gerçeklik sunduğu için fotoğrafla çok yoğun bir çalışmam başladı. Az konuşan bir insan olmam nedeniyle de fotoğraf kendimi ifade edebileceğim en güzel araçtı diyebilirim.

Yine o döneme dair bir anekdotumu anlatayım;
Bir arkadaşıma yeni bir makine aldım dedim, abi hangi marka diye sordu ben de Pentax
deyince seksen öncesindeki siyasi ikliminde toplumun kafayı silaha takmış olmasından olsa gerek abi o marka silah var mı dedi. Ben de bu silah adam öldürmüyor ama insanı ve hayatı savunma açısından etkili bir silah dedim.

Okulda sergiler, yarışmalar, ödüller derken fotoğrafla oldukça haşır neşir olmuştum ve akabinde Nokta dergisinde çalışmam için hocalarım İstanbul’a çağırdı ve foto muhabirliğine başlamış oldum. Basında yoğun bir çalışma tempom oldu. Yirmi yıllık süreç içerisinde en az on kez ölümden döndüm, prensiplerimden hiç ödün vermeden çalıştım. Doğru gazetecilik yaptım, ciddi ve güzel haberlere ve fotoğraflara imza attım.Hep insanı ilgilendiren konularda çalıştım ve Türkiye’nin 30 yıllık (1982-2011)  politik belgesel tarihini çektim.

Son projeniz ’’Ayıp Şehir’’ fikri nasıl gelişti?
Fotoğraf: Ali Öz
İki yıl önce Tarlabaşı’nda dolaşırken bu bölgede kentsel dönüşüm olacağını duymuştum ve hızla burayı fotoğraflamalıyım diye düşündüm. Ayıp Şehir ismi benim dışımda atılan bir başlık oldu. Ben isme itiraz ettim ama iş çok hızlı ilerleyince sonunda itiraz edecek gücü bulamadım.

Ayıp Şehir’e ironik bir başlık diyebilir miyiz?

Evet olabilir fakat Tarlabaşı’nda yaşayan insanlar bu ismin kendilerini kötülemek amaçlı konulduğu hissine kapılabilirler diye düşünmüştüm ama öyle bir yanlış anlaşılma olmadı çok şükür.

Suçun yoğun olduğu veya öyle algılanıldığı bir yerde tam da insanların yerlerinden edileceği bir zamanda fotoğraf çekmek nasıl bir deneyimdi? Tarlabaşı sakinleri sizi nasıl karşıladı?
Açıkçası ilk başladığım da ben de biraz tedirginlik duydum fakat içine girdikçe konunun hem eğlenceli, bir o kadar da acılı olduğunu gördüm. Bazen eve gidip ağlıyordum, bazı zamanlarda ise onların sevinçlerine ortak oluyordum. Tarlabaşı Fellini filmlerinde olduğu gibi absürd sahnelerin yaşandığı bir yerdir. Hatta travestilerin ikamet ettiği bir sokağın adını Fellini sokak koydum ki gerçekten orada çok fazla absürd sahne yaşanıyor. Sanırım Tarlabaşı halkı da benim inatçı bir olduğumu anlayarak pes etti ve bir süre sonra beni kabul ettiler. Zamanla beni orada yaşayan herhangi biri gibi görmeye başladılar ve günlük hayatlarına devam ettiler. İki yılda bin olay yaşadıysam bunun dokuz yüz seksen tanesi güzel olaylardı diyebilirim ve buna bağlı olarak bölgede çok kolay çalışma yapma imkânım oldu. Buradaki avantajım inatçılığımla birlikte Tarlabaşı halkına sevgiyle ve insanca yaklaşmam oldu.

Fotoğraf: Ali Öz
Peki şimdi Tarlabaşı halkı nereye gidecek ve bölgede yapılan kentsel dönüşümü meşrulaştırma argümanı olan suç böylece bitmiş olacak mı?

Bir sokak kapanır başka bir sokak biraz daha ileride açılır. Bence burada devletin suçu önlemek gibi bir derdi yok, sadece bu bölgeden başa bir yere taşıyor diyebilirim. Dolayısıyla bu insanlar bir gecede uzaklaştırıldı, kiracılar kolayca atıldı, ev sahipleri değişik yol ve yöntemlerle ikna edildi. Burada yaşanan insan hikâyelerinin dışında bir daha yerine konamayacak mimari dokuyu da yok ettiler. Mimari açıdan bakıldığında burası Venedik’in susuz hali gibiydi. Eski Rum, Yahudi ve Ermeni kültürünün yaşadığı 1900’lü yılların mimarisiyle yapılmış ve depremde en son yıkılacak bir bölgeydi çünkü alt yapısı sağlamdı. Bu işin özü şehir merkezlerinden yoksulları kovma politikasıdır. Oysa burada yaşayanlar yaptıkları ürünleri şehir merkezinde satıyordu ve sonuç olarak bir ekonomi yaratılmıştı.

Fotoğraf: Ali Öz
Ayıp Şehir sergisine medya ve buna bağlı olarak halkın ilgisi nasıldı? Projenizin tanıtımı açısından sosyal medya klasik medya kadar önemli mi ya da daha mı etkin?
Tarlabaşı’nı çekmeye başladığımda proje olsun diye değil  bir anda yok olacak bir kültürü belgelemek için burada çalıştım. Ama içine girdiğim vakit bu meselenin Türk ve dünya kamuoyuna duyurulmasının gerektiğini düşündüm. 11 yıldır bir basın kuruluşunda çalışmayan bir fotoğrafçı olarak elimdeki tek silah Facebook yani sosyal medyaydı. Facebook’taki Tarlabaşı albümü bir anda beş bin beğeni iki bin paylaşım aldı. İki bin paylaşımı yüzle çarparsan iki yüz bin gibi ciddi bir rakama tekabül eder. Bunun üzerine ulusal basın uyandı, ve ilk olarak Radikal gazetesi röportaj yaptı hatta bu haberin gazetenin haber toplantısına bomba gibi düştüğünü söylediler ve ardından Milliyet, Aydınlık, Evrensel gazeteleri ile Babylon dergisi ve Ulusal Kanal benimle röportaj yaptı. Benim yüzümden onlarca video çekildi, Tarlabaşı belgeseli çekildi. Benim yüzümden yüzlerce fotoğrafçı Tarlabaşı’na akın etti ve bu yüzden ‘’Fotoğraf çekmelere doyamadınız Ali beyler hariç’’  yazısını yazdılar. 


Fotoğraf: Ali Öz
Dolayısıyla sosyal medyayı oldukça etkin bir şekilde kullandım, sonra sergi aşamasına gelince başta Mimarlar Odası dahil hiçbir STK’dan destek bulamadım. Hatta Mimarlar Odası ile defalarca konuşmama rağmen destek bulamadım. Çünkü bu ülkede STK lar bir problemi düzeltme amaçlı değil iş girişimi amaçlı kullanılıyor. Biz 78 kuşağıyız ve karşılıksız sevmeyi bilen bir kuşağız fakat bu kuruluşlarda her projenin bir bedeli var ve bedele bağlı olduğu için hiçbir şeyi değiştirip dönüştüremiyorlar.

 Bu sergiye gelince sağ olsun Karşı Sanat taşın altına elini koydu, arkadaşım Uğur Varlı baskı hizmetini sağladı, yine başka bir arkadaşım İrfan Demirkol foto blok kısmına destek oldu ve profesyonelce bir sergi yaptık. Bana çalıştığım PR şirketini sorduklarında tırnaklarım cevabını veriyorum. Yazılı basın ve dergiler sayfalarca yayımladı, televizyonların hemen hemen hepsi haber yaptı. Bunun dışında yabancı medyadan Almanya’dan ARD televizyonu 6 dakika yayın yaptı, yine Almanya’dan Zeitung gazetesi tam sayfa haber yaptı ve akabinde Alman ARD televizyonunun belgesel kanalının ekibi jet sosyete ve pembe bir İstanbul imajı çizenVenedik – İstanbul, Rüya Kentler isminde bir çekim yaparken projelerine  beni de dahil ettiler. İki buçuk gün benimle çalıştılar. Sadece sergi salonunda dört saat çekim yaptılar. Rüya kent İstanbul’u çekerlerken ben başka bir İstanbul gerçeğini insanlarla paylaştım ve çok mutlu oldular, çok güzel bir çalışma gerçekleştirdik. Bu belgesel Mayıs ayında Almanya’daki 11 kanalda birden yayınlanacak ve sanırım bu belgesel zamanla dünyanın çeşitli ülkelerine de yayılacaktır.

Fotoğraf: Ali Öz
Tarlabaşı’da yaptığınız çekimlerin akabinde fotoğrafları Facebook’ta paylaşmanızla birlikte sosyal meydanın klasik medyayı tetiklediği sonucuna varabilir miyiz?
Eğer sosyal medyayı kullanmasaydım medyanın haberi olmazdı ama şunu göz ardı etmemek lazım o da benim kişisel enerjim ve çabam çok önemliydi.

Ayıp Şehir projesini bir kitapta toplamayı düşünüyor musunuz? Ayrıca bu sergiyi önümüzdeki aylarda başka galerilerde de görebilecek miyiz?
Maalesef şuanda kitabını yapabilecek bir kurum yok fakat Tüyap kitap fuarının
bu yılkı teması kentsel dönüşüm olduğu için orada altmış fotoğraflık bir sergi açacağız ve çekimler sırasında yaptığım röportajların ses kayıtlarını da bu sergide dinleme olanağı bulacağız. Daha sonrasında bu sergiyi Adana, Trabzon gibi illere de götüreceğiz.


Fotoğraf: Burhan Özbilici
Meslek hayatınız boyunca çektiğiniz fotoğraflar arasında sizi en çok etkileyen kare hangisi ya da hangileridir?
Öyle bir kare var diyemem ama mesela Facebook profilimdeki Burhan Özbilici’nin çektiği İzzet Kezer’le aynı karede olduğumuz fotoğraf çok önemli ve anlamlıdır çünkü İzzet Kezer ertesi gün öldürülmüştü. Metin Göktepe çok yakın arkadaşımızdı onun öldürülmesi beni çok etkileyen olaylardan birisidir. Uğur Mumcu’nun ölümü ve o olayın arkasından çektiğim fotoğraflar çok önemlidir. Aslında ben fotoğraflarımı çok seviyorum ve hepsini önemsiyorum. Bir milyon fotoğrafım varsa sanki bir milyon çocuğum varmış gibi düşünüyorum ve hepsini çok önemsiyorum diyebilirim. Mesela Vehbi Koç’un cenazesinde çektiğim meşhur bir fotoğrafım var, Türkiye’nin politik tarihini özetleyen bir kare olan Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal’ın olduğu fotoğraf. Bunun dışında Ecevit’in cenaze töreninde askerlerin afişlerin önünden yürüdüğü sırada çektiğim kare için Fahri Aral; ‘’ Herkes önündeki kitabı değil kitabın kapağındaki fotoğrafı tartışmaya başladı’’ demişti.

Fotoğraflar: Ali Öz
Aslında o fotoğrafta da tam bir ironi var.
Evet, bir fotoğraf yalın, kolay anlaşılır olmalı çünkü benim bir derdim insanlara bir hikaye anlatmak, söz söylemek, onları etkilemek… Sanat yaptığın vakit insanlar anlamıyor, ilk baktığında anlamalı fotoğrafı ki geri dönüş olmalı.

Fotoğraflarınızı sosyal medyadan da paylaşıyor ve anında tepki alabiliyorsunuz. Çektiğiniz fotoğrafın anında yorumlanabiliyor olması sizi daha sonra yapacağınız projeler için motive ediyor mu?
 Her koyduğum fotoğraf için en az ortalama yüz kişiden geri dönüş alıyorum.
Aldığım olumlu yorumlar sonucunda ben demek ki işimi doğru yapıyorum diyorum. Sonuç olarak arkasında medya desteği olmayan bir fotoğrafçı için çok iyi rakamlar bunlar. Hatta Facebook hesabını başka biri mi kullanıyor diye soranlar da oluyor. Hayır kimse kullanmıyor sosyal medya paylaşımlar tamamen bana ait ve elimden geldiğince her şeye yetmeye çalışıyorum. Zaten gazetecilik refleksim olduğu için günlük toplumsal olayları kendi bakış açımla kinayeli bir biçimde yayınlıyorum, bu da bana iyi bir geri dönüş olarak yansıyor. Gözlemlerime dayanarak tekrar söylüyorum bir fotoğraf yalın, kolay anlaşılır ise ve insanların derdini anlatan bir hikayesi varsa o fotoğraf ilgi çekiyor.

Fotoğraf: Ali Öz
Yıllarca çeşitli gazete ve dergilerde çalıştınız fakat son zamanlarda bir kuruma bağlı olarak çalışmıyorsunuz. Serbest çalışmanızın nedeni ve bir kuruma bağlı olmadan çalışmanın avantaj ve dezavantajları nedir?
NTV dergisi 2001 krizinden kapatıldı daha sonra Birgün gazetesini çıkardık fakat anlaşamayınca ayrıldım ve 11 yıldır da serbest gazetecilik yapıyorum. Serbest gazeteciliğin diğer adına işsiz, parasız gazetecilik de diyebiliriz fakat 11 yıl boyunca bir kuruş para kazanmadan aynı tempoda aynı hızla fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Türkiye’nin toplumsal tarihini gücüm yettiğince çekmeye çalıştım. İstanbul’dan Ankara’ya Güney Doğu’dan  Çorum’daki köylü mitingine ve  YÖK öğrenci eylemlerine, Cumartesi Annelerinden Siyasal İslam’a kadar aklınıza gelebilecek bütün toplumsal olayların fotoğraflarını çektim.

Bir kuruma bağlı çok rahat bir pozisyonda olabilecek bir konumda iken bile hâlâ ateşin içinde çalışmaya devam ediyorum.


Foto muhabirleri toplumların görsel hafızalarıdır, Ali Öz bu toplumsal belleği nasıl muhafaza ediyor? Gelecek kuşaklara aktarılması açısından arşivinizi bir kuruma bağışlamayı düşündünüz mü?
Böyle bir kurumun olduğunu düşünmüyorum, daha doğrusu Türkiye’deki STK lara inanmıyorum. Ben fotoğraflarımı değerlendirebilecek aklı başında herkese arşivimi bağışlamaya hazırım ama şu anda gördüğüm gibi ne Türkiye’nin Politik Tarihi belgesel kitabını yapabilmek için ne de Tarlabaşı projesini kitaplaştıracak bir destek bulabiliyoruz.

Fotoğraf: Ali Öz
Bir kurum dışında yeğenlerim eğer ilgi duyarsa onlara bağışlamayı düşünüyorum ya da mesela bir üniversite alsın arşivimi beni de tasnifiyle görevlendirsinler ve böylece kamuya açılsın. Ama şu ana kadar böyle talebi olan bir kurum olmadı.

Foto muhabirliğiniz sırasında Türkiye’nin yakın geçmişine tanıklık etmiş olmalısınız, buna bağlı olarak anılarınızı bir kitapta toplamayı düşünüyor musunuz?
Benim kendi yazım çok kuvvetli değil ama çok kuvvetli hikayeler var. Şuan benim arşivimden en az 10 tane fotoğraf albümü çıkar. Bir foto muhabirinin nasıl olması gerektiği konusunda; inanç, ilke ve fotoğrafın önemi konusunda ders notları olabilecek nitelikte bilgi birikimim var ama benim çalışmaktan bu tarz işleri kovalamaya zamanım yok. Çünkü sokaktaki hayat beni bekliyor ve sağlığım el verdiği müddetçe de çekmeye devam edeceğim. Tarlabaşı fotoğraflarını da proje olsun diye çekmedim, bu bölgeyi fotoğraflamamın amacı bir anda yok olacak bir kültürü belgelemekti.

Herkesin telefonlarla fotoğraf çekebildiği ve sosyal medya aracılığı ile paylaşabildiği bir çağda yaşıyoruz. Toplumsal veya haber değeri olan bir olayla karşılaşan sıradan bir kişi o an için bile olsa foto muhabiri olabiliyor. Emektar bir foto muhabiri olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Fotoğraf: Ali Öz
Eskiden bindiğimiz uçak kaçırıldığı vakit biz sevinçten takla atardık haberin içinde olduğumuz için. Ben basında çalışırken gazeteler beni göndermediği zaman ben inat edip haberin olduğu yere gidip fotoğrafımı çeker sonra da gazeteye gelip istifa ederdim. Haber bizim için çok önemli ve kutsaldır ama şimdi bindiğin uçak kaçırıldığında elli kişi aynı anda 3G li telefonlarla çekim yapıp anında yayın yapıyor. Görüntü kirliliğinin olduğu bir çağda yaşıyoruz ama facebook paylaşımlarından ve sergi çalışmalarımdan biliyorum ki yalın, içerikli, hikâyesi olan duygulu fotoğrafın hâlen etkili olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla fotoğrafın bir derdi olmalı, hikâyesi olmalı, bir şeyi değiştirmeli, dönüştürmeli ve karşısındakine tokat atmalı ki biz bu fotoğrafa iyi fotoğraf diyelim. Bunu böyle düşünüyorum çünkü gerek Facebook hesabımdaki fotoğrafların beğenilme oranı gerekse de sergilerde insanların hangi fotoğraflara ilgi gösterdiğini gözlemlediğim için hikâyesi ve derdi olan fotoğrafların ilgi çektiğini biliyorum. Ben 1982 yılında nasıl fotoğraf çekiyorsam hala aynı tarzda fotoğraf çekiyorum, burada önemli olan teknik değil fotoğrafçının bakış açısıdır. Fotoğraf kendini ifade etme aracıdır amaç değildir ve sanat da değildir bizim yaptığımız. Ara Güler’in dediği gibi biz geleceğe aktarmak için toplumsal tarih yazıyor ve belge üretiyoruz. 

Asıl amacım ana kaybım olan 78 kuşağının olmayan fotoğraflarından yola çıkarak 80’den sonraki kuşağın 30 yıllık tarihini fotoğraflayarak belgeleme mantığıdır.

Günlük yaşamımızda adeta görsel bombardıman altında gibiyiz, gerçekten haber değeri taşıyan fotoğrafı çekmek ve o fotoğrafa ulaşmak eskiye göre daha mı zor?
Fotoğrafın ilginç olması lazım ki zaten bize fotoğrafla ilgili öğretilen ilk şey herkesin gördüğünü değil görmediğini çek ve farklılık yarat mantığıydı. Biz okuması yazması düşük bir toplumuz bundan dolayı bir olayı veya durumu anlatmak açısından fotoğraf çok önemli bir araç bizim toplumumuzda. Fotoğrafın yalın anlaşılabilir ve karşı tarafa bir hikaye anlatabilmesi gerekliliği bu yüzden çok önemlidir. Benim fotoğraflarımın en büyük avantajı çektiğim kareyi karmaşıklaştırmadan yalın ve anlaşılabilir sunmamdır. Ayrıca fotoğraflarımda espri öğesinden de faydalanarak ironik bir dil yakalamaya çalışırım.

Gelecekteki projelerinizden bahsedebilir misiniz? Yine toplumsal sorunlar ekseninde bir konu mu seçeceksiniz?

Fotoğraf: Ali Öz
Ben şimdiye kadar bir proje bazında hiç çalışmadım, 25 yıl YÖK öğrenci eylemi, 25 yıl 1 Mayıs  25 yıl dans çektim, 17 yıl Cumartesi annelerini çektim, 60 ülke dolaştım dolayısıyla bunların hepsi kitap olabilir. Ama ben bunlara proje olarak bakmıyorum sadece fotoğraf çekmekten zevk alıyorum ve açıkçası projeciliği de sevmiyorum çünkü projenin bedeli vardır. Böyle olduğu için projeye parayı verenin istediği doğrultuda işler çıkacağını düşünüyorum.

Son olarak şunu söylemek isterim; bu ülkede İstanbul’un sokak kedilerine, sokak köpeklerine veya kuşlarına albümler yapıyorsun ama Türkiye’nin toplumsal tarihine dair bir albüm yapamıyorsun, bu da bu ülkenin ayıbıdır.

Samimi sohbetiniz için teşekkürler
Ben teşekkür ederim.

Bu röportaj link ve kaynak göstermek koşulu ile yayınlanabilir.

Hiç yorum yok:

Ara Güler Arşiv Serisi - İstanbul'un Vapurları

 Kıyıda, iskeledeki çocuklar, Haliç’in kayıkçıları her birini isimleriyle ezberlediğimiz şehir hatları vapurları, tepelerden koşa koşa indiğ...